aynı cümlenin farklı kombinasyonlarını daha önce milyonlarca kez kurduğu için gerçekten bir şeyler ifade ederek yazmanın neye benzettiğini unutalı aylar olmuştu. iyi bir kurgunun başlangıç noktası tam olarak hangi zaman dilimi olmalı seçemiyordu, kendini bir anda tam ortasında bulduğu gri şehrin pek estetik olmayan kasvetinde karar verme yetisini yitirmişti. frontal lobuna kalas girmiş olmalıydı, iş kazasında insanı dertli biri yapan tüm beyin fonksiyonlarını yitirip umursamaz ve gamsız bir kas ve kemik yığınına dönüşen o adamın yerinde olmayı diledi. her ne kadar kendisini duygusuz ve umursamaz olduğuna inandırmaya çalışsa da içten içe çok iyi biliyordu, sahip olmaya çalıştığı tüm sıfatların tam tersinin vücut bulduğu varlıktı.
gün, diğer insanlar için güneşin doğuşuyla başlar, bense karanlıkta canlı hissediyorum, diye düşündü. ilkokulda ezberlenme ödevi verilen şiiri ağlayarak okuyan öğrenciyi takdir eden öğretmeni, kendi hayatıyla ilgili yapılacak seçimler hakkındaki düşüncelerini en son ona soran anne babası, piramidin en altındakiler, bir üstündekiler ve tam tepesinde olmayan herkes bu "diğer insan" tiplemesine birer örnekti.
sarı ve parlak gök cismi günlük döngüsünü başlatmak için rahatsız edici ışınlarını göndermeye başlamıştı. sabaha kadar hüzünlü şarkılar dinleyip yatakta dönüp duran biriyseniz güneşi sevmeniz büyük sürpriz olur. güneş, mutlular ve geçici mutsuzlar içindir. onun gibiler ise gece sona erdiğinde ölmek isterler.
on dokuz yatağından doğruldu ve yanı başındaki masada duran kulaklığına uzandı. rastgele bir şarkı eşliğinde hazırlanıp evden çıktı. sokaklar çirkindi, şarkılar güzeldi. şarkılar bu kırık dökük kaldırımlı, boyasız duvarlı, pislik dolu sokaklar için fazla estetiklerdi. "böyle bir sokakta ölmemeliyim" diye düşündü, "en azından porcupine tree dinlerken. steven'ın sesine haksızlık olur bu."
şimdi, tam o anda bir bomba patlayabilirdi. henüz iki ay önce yüz insanın havaya uçtuğu; birbirine saygısı olmayan, yürümeyi bilmeyen, konuşmayı bilmeyen, güzel yaşamayı bilmeyen bedenlerin zombi yürüyüşü yaptığı ortadoğu şehirlerinden birinde yaşıyordu. uyduruk metropolümsü anadolu şehri. "bom! pat! buum!" sesleri çıkardı ağzıyla. kötü bir şeyin "gerçekleştiğini hayal ettiği takdirde" başına gelmeyeceğine inanıyordu, tamamen olmasa da büyük ölçüde.
böyle bir şehirde kafanıza piyano düşmesiyle ölemezdiniz, üç haneli iq sahibi herkes bunu az çok tahmin edebilirdi.
ölümü bile sıradan olacaktı, biliyordu.
bir adım diğer adımı takip etti. ayakları onu buçuklu saatteki, asla tam zamanda yetişemeyeceğini bildiği derse götürürken zihni bambaşka yerlerdeydi. çocukluğunda annesiyle otobüs bekledikleri o minicik durakta. içindeki duvarlara isimler kazılmıştı, yüzlerce küçüklü büyüklü harf. kardeşi mavi-sarı bir mont giymişti, atkısı o kadar sıkı sarılmıştı ki küçücük suratında görebildiği tek şey kırmızı minik bir burundu. kardeşi civcive benziyordu, onun aksine sarı ve kıvırcık saçları vardı. hava yağmurluydu, hoşuna gitmişti. yağmuru küçükken bile seviyordu, yürürken önce bunu anımsadı.
sonra bir başka yağmurlu günü. bir kadın ve yanında bir adam, başka çocuklar. bir parkta piknik yapan mutlu aile. belki de yalnızca mutlu görünen bir aile, parkta, yağmur yağıyor, yerde su birikintileri var ve çocuk ısrar ediyor. çocuk salıncağa binmek istiyor ve anne onu kıramıyor. çocuk, su birikintisindeki yansımasını hatırlıyor, salıncağın zincirinin yansımasını.
sallanmak bir insanı neden bu kadar mutlu eder? mutlu olunacak ne var bunda?
amaçsızlık. aniden beliren o uyarı. "ne işin var burada? ne için yaşıyorsun? hiçbir hayalin yok. sabah uyandığında düşündüğün tek şey biraz daha uyuşabilmek için hangi şarkıları dinlemen gerektiği. yediğin yemekten bile zevk almıyorsun, bir adım daha fazla atayım, biraz daha yaşayayım diye ağzına bir şeyler tıkıyorsun yalnızca. aylardır yürüyen bir çuvaldan farksızsın. bu şehre bu kadar büyük umutlarla gelmek senin hatandı. farklı olduğun yanılgısına niçin kapıldın? sana bunu hissettiren şey neydi? birkaç farklı dizi, film izledin, kendi minik, değersiz çevrende rastlamadığın zevklere sahip olduğun için mi eşsiz olduğunu, olabileceğini düşündün? başkalarına yüklediğin o anlamları herhangi birinin sana yükleyebileceğini ve ilk kusurunda gitmeden hep yanında olabileceğini mi düşündün?"
telefonun notlar kısmında, ilk not. kabak gibi duruyor. ne zaman açsa görebilsin ve gerçeği hatırlayabilsin diye sonlara atılmamış, ondan sonra hiçbir şey yazılmamış. en üstte. büyük puntolu.
ona gerçeği hatırlatacak bir şeyler yazıyor. arasında virgül olan iki cümle.
bunu her okuduğunda yüzünde tuhaf bir gülümseme beliriyor.
dokunduğu her şeyi parçalıyor. sevdiği herkesi uzaklaştırıyor. insanları anlamıyor. eskiye özlem de duymuyor. çünkü her neyi özlüyorsa, asla hatırladığı kadar güzel olmadıklarını biliyor. bilimsel bir gerçek bu.
"içinde bulunduğun anın geçmişi özlemene neden olacak kadar kötü olması mı, yoksa geçmişin hatırlanandan çok daha alelade olması mı daha acı verici?" diye düşündü, metronun basamaklarından inerken.
koyu renkli hırka, botlar, çizgili kazak, şapka. sırt çantası, asla açılmayacak kitaplar, çözülmüş bağcık.
basamakların gri taşları. kurumuş sakız. "buraları neden kimse temizlemiyor?"
"out at the train tracks, i dream of escape
but a song comes onto my ipod and i realise it's getting late"
trains dinlerken ölen hayranlar için yazılan şarkıyı ilk dinlediğinde "keşke bu şarkıyı dinlerken ölsem ve steven benim için de bir şey bestelese" diye düşünmüştü. hatta bu kusursuz döngüye trainception adını koymuştu ve bu tanım o kadar hoşuna gitmişti ki kullandığı tüm sosyal paylaşım platformlarına en az yedi kere yazıp iç baymayı ihmal etmemişti. (connected2'daki anonim bir anda çevrimdışı olmuştu, böylesine güzel bir fikri aptalca bulması onun zevksizliğiydi. ayrıca opeth konserinde mikael'den laf yemesi çok komikti, random gülmesi gerekiyordu. pis anonim.)
metro beklerken insanları inceledi. güzel değillerdi. ondan daha zeki de görünmüyorlardı. birbirlerinin yüzlerine bakmaktan hoşlanıyorlardı, konuşmaktan hoşlanıyorlardı. belki de ondan daha iyi olmalarının tek sebebi buydu. gerçek insanlar gibiydiler. pencerenin gerisindeki birer gözlemci değil, olayın ta kendisini yaşayan aktör ve aktrisler.
"ellerine kağıt kalem versem iki cümle yazamazlar" deyip güldü. dersin başlama saati geçeli beş dakika olmuştu ve hala way out of here çalıyordu.
metronun geldiğini haber veren soğukluk tüneli doldurduğunda insanlar ön sıralara üşüştü. düdüğün sesi duyuldu. kapılar açıldı. gördüğü son şey "EL SIKIŞMA RİSKİ" yazan levhaydı. duyduğu son sesten hemen önce.
o şarkı hiç yazılmadı.
16 Aralık 2015 Çarşamba
14 Kasım 2015 Cumartesi
Hiç kadınların askıdaki kıyafetleri
hunharca karıştırdıkları bir mağazanın ortasında, yere
oturmuş, elinde kağıt kalemle çalan şarkıyı dinleyip sözlerini
not alan birine rastladın mı? Uzun kahverengi saçlarını bile
bile suratına düşürmüş, kollarını avuçlarına kadar çektiği
hırkasına sarılmış bir kız. Louis louis'yi böyle keşfetmiştim.
Uykusuz gözlerimle okulu asıp kızılay sokaklarında dolaşırken,
belki de dandik bir sınavı bile bile kaçırdığım o günlerden
birinde. Güzel bir şarkıyı yeniden dinleme fırsatını sonsuza
dek kaybetme fikri beni hep korkutur. Tıpkı sevdiğin birini
kaybetmek ve onun asla yeniden dünyaya gelmeyeceğini bilmek gibi;
bir daha aynısını yazmanın imkansız olduğu bir şarkıyı bir
daha asla duyamayacak, o şarkıya asla eşlik edemeyecek, daha da
kötüsü günün birinde ne kadar güzel olduğunu unutacak olmak.
Karanlık bir odadayım. "Ne
olabilirdi" diye düşünüyorum, bu soru beynimi yakıyor.
Başka biri olabilirdim, mümkündü bu; daha güzel, daha zeki, daha
iyi, daha başarılı olabilirdim. Bazıları elimdeydi ve bazıları
değildi ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım her
zaman. Yine de yetmiyor, bu yetersizlik hissi beni öldürüyor. Her
sabah uyandığında aklına gelen ilk cümlenin "yeterince iyi
değilsin" olduğu bir insan düşün. Bu insan yaşamayı ne
kadar sürdürebilir? Vücudunun fonksiyonlarına yerine getirdiği
bir 'yaşamak'tan öte, yaşadığının farkında olduğun bir
'yaşamak'tan bahsediyorum ben. Hayatının bir amacının olduğu,
sevdiğin insanların seni sevdiği, kimseye zarar vermeden yürüdüğün
bir yolda bir bomba tarafından havaya uçurulma ihtimalinin hiç var
olmadığı, diğer insanları izlemek ve onların mutluluklarına
tanık olmak yerine o renkli hayatın içinde yer alabildiğin bir
'yaşamak'tan bahsediyorum.
Beni diğerlerinden farklı kılan tek şey, hiç de
normal olmayan bir ölçüde yalnız olmamdı. Yalnız bırakılmam
değil, yalnız kalmam. Bunun nedeni de yalnız hissetmemdi. Beni
anlamayan insanların ucuz sohbetlerine katılmak yerine hüzünlü
şarkılar dinleyip hayal kurmayı seçmiştim. O yıllardan geriye
kalan pek azının gerçekleştiği bir hayaller yığını ve
binlerce güzel şarkı. Değdi mi? doğumumun sonsuz, sınırsız
ve hiçbir anlamı olmayan tesadüflerden biri olduğunu
kabullendiğim gün hiçbir şeyin hiçbir şeye 'değmediğini' anladım. Hayat, ilerde gülümsenerek anılacak ve öldüğün gün
hiçbir değeri kalmayacak hatıralardan ibaret. Beni mutlu
etmeyecek şeyleri yapmaktan vazgeçtiğim için mutlu olabileceğim
o nadir anları çöpe atmasam her şey daha katlanılır olabilirdi.
25 Ekim 2015 Pazar
lise boyunca her gece sayfalarca yazardım. düşüncelerim öyle karmaşık, öyle değişken ve -en azından çevremdeki teneke beyinli arkadaşlarımın düşünceleriyle kıyasladığımda- öyle farklıydılar ki, yazmadığım günleri yaşanmamış sayıyordum.
onlarca sayfayı doldurduğum günler oluyordu, elim can çekişiyordu. zevk alıyordum bir şeyler karalamaktan, yazar olmayı düşlüyordum. yazdıklarımı hep "bir gün okunacaklar" umuduyla ortaya çıkan şeylerdi. bunu kendime itiraf edemediğimse doğru. çünkü günlüğümün ilk sayfasına karaladığım cümle hep aynı olurdu: "hatırlanmak değil, hatırlamak için."
neden bunları anlattım? artık yazamıyorum. bir cümlenin ardından içimi koca bir "bunları anlatmak hiçbir şeyi değiştirmeyecek" duygusu kaplıyor -tıpkı bu cümleyi yazarken kapladığı gibi.- boş günlüğümden tiksiniyorum, kapağından, sayfalarının renginden, kalemi tuttuğum anda gözümün önünden geçen anlardan. yazmak bir şeyleri değiştirir sanmıştım. ne büyük yanılgı.
dünyaya, evrene kıyasla çok küçük olduğumu o zaman da biliyordum. fakat bu kadar önemsiz, kıymetsiz olduğumu tahmin etmiyordum. bu kadar güçsüz. tek bir insan çok fazla şeyi değiştirebilir sanmıştım. ne büyük yanılgı.
10 Ağustos 2015 Pazartesi
Beynimde örümcekler dolaşıyor. Her şeyin farkındayım ve
mutsuzluğumun sebebi tam olarak bu. Nedenleri irdeliyorum, duyguları
çözümlüyorum ve geriye “hissedecek bir şey” kalmıyor. Çünkü tüm enerjimi “düşünmeye”
harcıyorum. An’ın içinde bulunmaktan acizim.
Duygusuzun tekiyim, belki de duygusal müzikler dinlememin
nedeni buydu. Bir eksiği kapatmak için kullanılan çimento. Ya ben büyürken bir
yerde yanlış yapıldı ya da bu hissizlik bir lütuf. Hiçbir fikrim yok.
Hayvanları, doğayı deli gibi severken, bir böceği bile
katiyen öldüremezken, sokak köpeklerini gördüğümde gülümsemeye, onları sevmeye
engel olamazken, kendimi bile sevmeyi başarmışken; niçin “insan” denen canlıyı
sevmeyi bir türlü başaramadım? Benimki de Maynard’ınki gibi bir düşünce
aslında: “İnsanları tek tek, bireysel olarak değil; bir bütün olarak
sevmiyorum. Nefretimi her birine eşit olarak dağıtıyorum.” Evet, tam olarak bu.
Yalnızlık havadaki oksijen kadar önemli benim için. Etrafımda
devamlı ilgilenmem gereken insanlar olması hoşuma gitmiyor, özgürlüğüm
kısıtlanıyormuş gibi hissedip kaçıyorum; kendimi kapatıyorum. Belki de kurtulmam
gereken bir alışkanlık, psikolojik bir sorun bu. Odamın huzur veren karanlığında
yaşamayı seviyorum, çünkü şu ana kadar bulunduğum başka hiçbir yerde huzur yok.
8 Ağustos 2015 Cumartesi
tırnak içi
- "Schopenhauer, aşkın yanılsama olduğunu savunur. Aşık olduğunu 'zanneden' insan, tüm duygu ve çabalarının 'kendisi için' olduğuna inanır. Ancak içimizdeki tüm bu reaksiyonların, evrimsel süreç ile (o zamanlar evrim kuramı bilinmediğinden 'doğanın kendisi' diye geneller) içimize 'kodlanmış' bir var olma güdüsü sonucu oluştuğu unutulmamalıdır. Biz sadece doğaya hizmet ediyoruz. Doğa için aşık oluyoruz."
> güzel entry
1 Ağustos 2015 Cumartesi
stop swimming
"belki de yüzmeyi bırakma vakti geldi."
bir göl kenarında oturup porcupine tree dinlerken denize o kadar da ihtiyacım olmadığını fark ediyorum.
zamanın bana kattığı tek güzel şey müzik,
zaman harcadığıma pişman olmadığım tek güzel şey.
iyi ki varsın steven. göl kıyısındaki söğüt ağacının gölgesinden sevgiler.
...
"küçüksün, televizyon seyrediyorsun. binlerce hayat, renkli sahneler,
blooperlarını izlemekten korktuğun anlar. şahit oluyorsun tüm bunlara,
büyüyünce onlar gibi yaşayacağına inandırılıyorsun.
hayır,
öyle imkansız şeyler de değil gösterdikleri. sevilen ve seven insanlar,
gün doğumunu ve batımını izlemek, yıldızlı bir gökyüzü, boyalarla dolu
bir ev, bir çiftlik; böyle şeyler.
biraz
akıllanınca televizyondan uzaklaştın, kendini internete hapsettin şimdi.
burada da o mümkün görünen ama imkansız olan hayallerden var, hem de
milyonlarca. el ele tutuşup gülümseyen insan yüzleri, küçük bir seyahat.
ne kadar olası görünüyor değil mi? ama değil. hem de hiç. bizim için,
hazırlanılması gereken sınavlar var. o yönetmenler ve oyuncular, gala
gecesinde giydikleri topuklu ayakkabılarını çıkarınca lüks otel
odalarındaki koltuklarına çöküyor ve ölümü düşünüyorlar. onlar da
mutsuzlar bence, sadece daha elit bir mutsuzluk. bir düşünme eşiğini
geçince mutsuz olmaktan başka çaren kalmıyor. filmler ve romanlar sahte,
hayal ürünü saçmalıklar. ben de çok severim onları, ancak saçmalık
hepsi. bunu herkes biliyor.
hayatımızın günün
birinde onlardaki gibi olacağına inandırılıyoruz. sonra da acı
çekiyoruz. beklentiyi düşük tutmak için artık çok geç. ben zehri kaptım.
yine de benim hayallerimi yaşayanlar var. peki onlar mutlu mu? bilemem.
bence benden mutlular.
her akşam aynı döngüye giriyorum, sabahın ilk ışıklarıyla yeni umutlar beliriyor ve her akşam yeniden sönerek döngüyü kapatıyorlar.
her akşam aynı döngüye giriyorum, sabahın ilk ışıklarıyla yeni umutlar beliriyor ve her akşam yeniden sönerek döngüyü kapatıyorlar.
21 Temmuz 2015 Salı
Karmakarışık.
Yazmaya hazır olduğumda bahsetmek istediğim milyonlarca şeyi ayıklamam gerekiyor. Yazmanın en zor aşaması bu olabilir. Vurgulanması gereken bazı noktaları "egom el vermediğinden" kırptığım zamanlarda yazmaktan soğuyorum. Önce yazdıklarımı güzelce karalıyor, sonra da kalemi büyük bir öfkeyle odanın öteki ucuna fırlatıyorum. Dürüst değilsem, karaladıklarımın bir kurgudan farkı kalır mı?
Olmak istediğim milyonlarca 'ben' var. Bazen resim çizmek, rengarenk boyalar kullanmak, perdeleri açıp pozitif davranmak istiyorum. Öte yandan yıllardır benimle olan o karamsar tarafım; yağmuru, sonuna kadar indirilmiş storu, loş ışığı ve üşümeyi seviyor, bana renklerin koyu tonlarını seçmem için telkinde bulunuyor.
Bazen de bir bilim insanı olmak istiyorum. Derslerime odaklanmak, deli gibi çalışmak, çok iyi bir hekim olmak. Ama karşıma çıkan insanlar, duyduğum sözler, internette her gün okuduğum, gördüğüm o sınıflandırmalar beni çileden çıkarıyor. Asıl amacımdan sapıp duruyorum. Kendimi eve kapatıyorum, dışarı adım atmak bile istemiyorum. İnsanlarla konuşmak, tanışmak beni yoruyor ve bu dışa dönük birinin anlayabileceği bir şey değil.
Samimi olduğum kişilerin yanında ölümüne rahatım, bazen onları delirten, onları sorgulayıcı şeyler söylememe sebep olabilecek bir rahatlık. Hiç tanımadıklarımla konuşamıyorum bile. Çünkü insanlardan çok korkuyorum, onları anlayamıyorum. Hayatlarına yeni birilerini sokarken son derece rahatlar, zevk alıyorlar bundan. Ben, benden kaçıp gideceklerini düşündüğüm için hep diken üstündeyim -ki genelde haklı çıkıyorum.
Ne anlatmak istediğimi bilmiyorum dürüst olmak gerekirse. Belki de sadece, daha önce yüzlerce kez yazdığım birtakım şeyleri tekrarlamam gerekiyor. Hayal kırıklığına uğramamak için gölgelerde yaşamaktan da, kendimi aşmak için attığım her adımda hayal kırıklığına uğramaktan da bıktım ve bu, bir çeşit döngü halini aldığından beri hayattan keyif alamıyorum. Umarım bir şeyler düzelir, demenin beni bir yere götürmediği çok açık. Çözümler arıyorum, çözümleri bulsam bile onları uygulamak için kılımı kıpırdatmıyorum. Daha çok, gürültüleri bastırmak için müzik dinliyorum, başka dünyalara odaklanmak için filmler izliyorum ve o tuhaf halüsinasyonların beni iyileştirdiğini düşünerek her gün aynı yerde sayarken, ilerlediğim yanılgısına kapılıyorum.
Umarım da demeyeceğim, keşke sözcüğünü de kullanmayacağım. Kişilere ve olaylara anlamlar da yüklemeyeceğim çünkü her şeyin bir tesadüf olduğunu pek tabii biliyorum. Tuhaf gece yarısı saatleri ve sadece yazmaya ihtiyacım vardı. Hepsi bu.
Olmak istediğim milyonlarca 'ben' var. Bazen resim çizmek, rengarenk boyalar kullanmak, perdeleri açıp pozitif davranmak istiyorum. Öte yandan yıllardır benimle olan o karamsar tarafım; yağmuru, sonuna kadar indirilmiş storu, loş ışığı ve üşümeyi seviyor, bana renklerin koyu tonlarını seçmem için telkinde bulunuyor.
Bazen de bir bilim insanı olmak istiyorum. Derslerime odaklanmak, deli gibi çalışmak, çok iyi bir hekim olmak. Ama karşıma çıkan insanlar, duyduğum sözler, internette her gün okuduğum, gördüğüm o sınıflandırmalar beni çileden çıkarıyor. Asıl amacımdan sapıp duruyorum. Kendimi eve kapatıyorum, dışarı adım atmak bile istemiyorum. İnsanlarla konuşmak, tanışmak beni yoruyor ve bu dışa dönük birinin anlayabileceği bir şey değil.
Samimi olduğum kişilerin yanında ölümüne rahatım, bazen onları delirten, onları sorgulayıcı şeyler söylememe sebep olabilecek bir rahatlık. Hiç tanımadıklarımla konuşamıyorum bile. Çünkü insanlardan çok korkuyorum, onları anlayamıyorum. Hayatlarına yeni birilerini sokarken son derece rahatlar, zevk alıyorlar bundan. Ben, benden kaçıp gideceklerini düşündüğüm için hep diken üstündeyim -ki genelde haklı çıkıyorum.
Ne anlatmak istediğimi bilmiyorum dürüst olmak gerekirse. Belki de sadece, daha önce yüzlerce kez yazdığım birtakım şeyleri tekrarlamam gerekiyor. Hayal kırıklığına uğramamak için gölgelerde yaşamaktan da, kendimi aşmak için attığım her adımda hayal kırıklığına uğramaktan da bıktım ve bu, bir çeşit döngü halini aldığından beri hayattan keyif alamıyorum. Umarım bir şeyler düzelir, demenin beni bir yere götürmediği çok açık. Çözümler arıyorum, çözümleri bulsam bile onları uygulamak için kılımı kıpırdatmıyorum. Daha çok, gürültüleri bastırmak için müzik dinliyorum, başka dünyalara odaklanmak için filmler izliyorum ve o tuhaf halüsinasyonların beni iyileştirdiğini düşünerek her gün aynı yerde sayarken, ilerlediğim yanılgısına kapılıyorum.
Umarım da demeyeceğim, keşke sözcüğünü de kullanmayacağım. Kişilere ve olaylara anlamlar da yüklemeyeceğim çünkü her şeyin bir tesadüf olduğunu pek tabii biliyorum. Tuhaf gece yarısı saatleri ve sadece yazmaya ihtiyacım vardı. Hepsi bu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
