10 Ağustos 2015 Pazartesi

Beynimde örümcekler dolaşıyor. Her şeyin farkındayım ve mutsuzluğumun sebebi tam olarak bu. Nedenleri irdeliyorum, duyguları çözümlüyorum ve geriye “hissedecek bir şey” kalmıyor. Çünkü tüm enerjimi “düşünmeye” harcıyorum. An’ın içinde bulunmaktan acizim.
Duygusuzun tekiyim, belki de duygusal müzikler dinlememin nedeni buydu. Bir eksiği kapatmak için kullanılan çimento. Ya ben büyürken bir yerde yanlış yapıldı ya da bu hissizlik bir lütuf. Hiçbir fikrim yok.
Hayvanları, doğayı deli gibi severken, bir böceği bile katiyen öldüremezken, sokak köpeklerini gördüğümde gülümsemeye, onları sevmeye engel olamazken, kendimi bile sevmeyi başarmışken; niçin “insan” denen canlıyı sevmeyi bir türlü başaramadım? Benimki de Maynard’ınki gibi bir düşünce aslında: “İnsanları tek tek, bireysel olarak değil; bir bütün olarak sevmiyorum. Nefretimi her birine eşit olarak dağıtıyorum.” Evet, tam olarak bu.

Yalnızlık havadaki oksijen kadar önemli benim için. Etrafımda devamlı ilgilenmem gereken insanlar olması hoşuma gitmiyor, özgürlüğüm kısıtlanıyormuş gibi hissedip kaçıyorum; kendimi kapatıyorum. Belki de kurtulmam gereken bir alışkanlık, psikolojik bir sorun bu. Odamın huzur veren karanlığında yaşamayı seviyorum, çünkü şu ana kadar bulunduğum başka hiçbir yerde huzur yok. 

8 Ağustos 2015 Cumartesi

tırnak içi


  • "Schopenhauer, aşkın yanılsama olduğunu savunur. Aşık olduğunu 'zanneden' insan, tüm duygu ve çabalarının 'kendisi için' olduğuna inanır. Ancak içimizdeki tüm bu reaksiyonların, evrimsel süreç ile (o zamanlar evrim kuramı bilinmediğinden 'doğanın kendisi' diye geneller) içimize 'kodlanmış' bir var olma güdüsü sonucu oluştuğu unutulmamalıdır. Biz sadece doğaya hizmet ediyoruz. Doğa için aşık oluyoruz."
> güzel entry

1 Ağustos 2015 Cumartesi

stop swimming

"belki de yüzmeyi bırakma vakti geldi."

bir göl kenarında oturup porcupine tree dinlerken denize o kadar da ihtiyacım olmadığını fark ediyorum.
zamanın bana kattığı tek güzel şey müzik,
zaman harcadığıma pişman olmadığım tek güzel şey.
iyi ki varsın steven. göl kıyısındaki söğüt ağacının gölgesinden sevgiler.
buradan bakınca her biriniz ne kadar mutlusunuz.
kendi gözlerimden sizin dünyanıza baktığımda, dünyadaki en yalnız insanmışım gibi hissediyorum.


...

"küçüksün, televizyon seyrediyorsun. binlerce hayat, renkli sahneler, blooperlarını izlemekten korktuğun anlar. şahit oluyorsun tüm bunlara, büyüyünce onlar gibi yaşayacağına inandırılıyorsun.

hayır, öyle imkansız şeyler de değil gösterdikleri. sevilen ve seven insanlar, gün doğumunu ve batımını izlemek, yıldızlı bir gökyüzü, boyalarla dolu bir ev, bir çiftlik; böyle şeyler. 

biraz akıllanınca televizyondan uzaklaştın, kendini internete hapsettin şimdi. burada da o mümkün görünen ama imkansız olan hayallerden var, hem de milyonlarca. el ele tutuşup gülümseyen insan yüzleri, küçük bir seyahat. ne kadar olası görünüyor değil mi? ama değil. hem de hiç. bizim için, hazırlanılması gereken sınavlar var. o yönetmenler ve oyuncular, gala gecesinde giydikleri topuklu ayakkabılarını çıkarınca lüks otel odalarındaki koltuklarına çöküyor ve ölümü düşünüyorlar. onlar da mutsuzlar bence, sadece daha elit bir mutsuzluk. bir düşünme eşiğini geçince mutsuz olmaktan başka çaren kalmıyor. filmler ve romanlar sahte, hayal ürünü saçmalıklar. ben de çok severim onları, ancak saçmalık hepsi. bunu herkes biliyor.

hayatımızın günün birinde onlardaki gibi olacağına inandırılıyoruz. sonra da acı çekiyoruz. beklentiyi düşük tutmak için artık çok geç. ben zehri kaptım. yine de benim hayallerimi yaşayanlar var. peki onlar mutlu mu? bilemem. bence benden mutlular.

her akşam aynı döngüye giriyorum, sabahın ilk ışıklarıyla yeni umutlar beliriyor ve her akşam yeniden sönerek döngüyü kapatıyorlar.