Beynimde örümcekler dolaşıyor. Her şeyin farkındayım ve
mutsuzluğumun sebebi tam olarak bu. Nedenleri irdeliyorum, duyguları
çözümlüyorum ve geriye “hissedecek bir şey” kalmıyor. Çünkü tüm enerjimi “düşünmeye”
harcıyorum. An’ın içinde bulunmaktan acizim.
Duygusuzun tekiyim, belki de duygusal müzikler dinlememin
nedeni buydu. Bir eksiği kapatmak için kullanılan çimento. Ya ben büyürken bir
yerde yanlış yapıldı ya da bu hissizlik bir lütuf. Hiçbir fikrim yok.
Hayvanları, doğayı deli gibi severken, bir böceği bile
katiyen öldüremezken, sokak köpeklerini gördüğümde gülümsemeye, onları sevmeye
engel olamazken, kendimi bile sevmeyi başarmışken; niçin “insan” denen canlıyı
sevmeyi bir türlü başaramadım? Benimki de Maynard’ınki gibi bir düşünce
aslında: “İnsanları tek tek, bireysel olarak değil; bir bütün olarak
sevmiyorum. Nefretimi her birine eşit olarak dağıtıyorum.” Evet, tam olarak bu.
Yalnızlık havadaki oksijen kadar önemli benim için. Etrafımda
devamlı ilgilenmem gereken insanlar olması hoşuma gitmiyor, özgürlüğüm
kısıtlanıyormuş gibi hissedip kaçıyorum; kendimi kapatıyorum. Belki de kurtulmam
gereken bir alışkanlık, psikolojik bir sorun bu. Odamın huzur veren karanlığında
yaşamayı seviyorum, çünkü şu ana kadar bulunduğum başka hiçbir yerde huzur yok.
