4 Nisan 2016 Pazartesi

steven wilson'a.

sesini ilk duyduğumda on iki yaşındaydım. kapıyı aralarken çalan şarkı trains'ti. yıllar geçti ve birkaç adım daha attım. dinlediğim ilk tam albüm. in absentia. collapse the light into earth. hakkında döşenecek yüzlerce satır var.

steven wilson, bir yetmiş boyunda, kirli sarı pırasa saçları olan, gözlüklü, tipik ingiliz yüz hatlarına sahip progresif rock nerdü. sanki biri eski bir fotoğrafı çekip uzatmış, öylece büyüyüvermiş. onu düşündüğümde gülümsüyorum. istisnasız her seferinde gülümsüyorum. o gülümsemekten pek hoşlanmıyor ama o gülümseyince ben daha çok gülümsüyorum.

söylediği her söz beynime kazınıyor. bestelediği her şarkıda, basit olsalar dahi, olağanüstü hisler keşfediyorum. bana koskoca bir evren sunuyor steven. 67 doğumlu, babamdan bile büyük bu adamın sesini her duyduğumda çocukluğumla konuşuyorum.

mellotronun gıcırtısı, hüznü, trenler, bulutlu gökyüzü... keşke hak ettiğimiz değeri görebilseydik hepimiz. keşke. ama bazen böyle şeyler mümkün olmuyor. bu anlarda, uzaklardaki bir varlığın yarattığı melodilere sığınıyorum. fırtınadan kaçarken sığınılan bir kovuk gibi beni içine çekiyor albümler, şarkılar, nakaratlar, sololar.

bu dünya bize göre değil. bizim gibi insanlar mutsuz olmaya programlanmış. steven gibiler hüznü güzel bir şeye çevirerek pimi çekmeyi engellemeyi öğrenmişler. ben öğrenemedim. zamanı geldiğinde gidecek, yok olacak. geride bıraktıkları bu illüzyona ait kalacak. bu iğrenç hologram gösterisine. ona yaşam diyoruz. hayattan her geçen gün biraz daha nefret ediyorum. steven'a her geçen gün daha çok hayran oluyorum. müzik beni, bitkisel hayattaki birinin yaşama tutunduğu bir makine gibi hayatta tutuyor. kulaklarım olmasa ne yapardım bilmiyorum. porcupine tree olmasa ne yapardım bilmiyorum. o varlık hiç doğmamış olsaydı, dark side of the moon plağı o eve hiç girmemiş olsaydı ne yapardım bilmiyorum. varlığı beni mutlu ediyor. varlığı beni hayatta tutuyor.

yaşamak acı dolu. bunun nedeni de insanlar. en sevdiklerin, en değer verdiklerin. hepsini kimyayla açıklayabilirsin, hepsini formüllere dökebilirsin, bunu ben de biliyorum. ama hissetmeye engel olamıyorum. dinlerken az da olsa unutuyorum, ne kadar yalnız olduğumu, yapayalnız olduğumu. blackfield'dan pain dinlerken gözümün önüne o yağmurlu sahne geliyor. tek başına, ıslak kaldırımda dikilen bir adam. steven o işte. tek başına, yağmurda bekleyen bir adam. onu bu yüzden bu kadar çok seviyorum. sanırım onu dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum.

çocukluğumu, küçük ellerimi hatırlıyorum. bana parka gittiğimde topladığım aslanağızlarını hatırlatıyor. turuncumsu renklerini. ağaçlardan sarkan o mor çiçekleri. adlarını bilmiyorum ama şekilleri, tüm ayrıntılarıyla zihnimde. her ayrıntıyı hatırlıyorum, onun sesini duyduğumda.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder